Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken’i 1948 ile 1949 yılları arasında Fransızca yazdı. Oyun 1953’te Paris’te, küçük bir tiyatro olan Théâtre de Babylone’da ilk kez sahnelendiğinde Beckett henüz geniş kitlelerce tanınan bir oyun yazarı değildi. Birkaç yıl içinde durum tamamen değişti. Oyun farklı ülkelerde sahnelenmeye, üzerine makaleler ve kitaplar yazılmaya başladı; zamanla 20. yüzyıl tiyatrosunun en çok tartışılan eserlerinden biri oldu.
Başlangıçta herkes bundan memnun değildi. Çünkü seyirci bir tiyatro oyunundan alıştığı şeylerin çoğunu burada bulamıyordu. Bir olay başlıyor ama ilerlemiyor, karakterlerin ulaşması gereken belirgin bir son yok, sahnedeki büyük beklenti hiçbir zaman gerçekleşmiyordu. Vladimir ve Estragon bir kır yolunda Godot adında birini bekliyordu. Beklerken konuşuyor, susuyor, tartışıyor, barışıyor, şakalaşıyor, gitmeye karar veriyor ve kalıyorlardı. Sonra bir çocuk geliyor ve Godot’nun bugün gelmeyeceğini, ertesi gün geleceğini söylüyordu. Ertesi gün ise bekleyiş yeniden başlıyordu.
Eleştirmen Vivian Mercier oyunu meşhur bir cümleyle tarif etmişti: “Hiçbir şeyin olmadığı bir oyun; hem de iki kez.”
Bu söz oyunun yapısını iyi anlatıyor ama sahnede gerçekten hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, belki de insan hayatında en çok yaptığımız şeylerden biri oluyor: zaman geçiriyoruz. Bir şey olsun diye, biri gelsin diye, bir durum değişsin diye.
Beklemek oyunun konusu mu?
Beklemek oyunun merkezinde olsa da Beckett’in ilgilendiği şey yalnızca beklemek değildir. İnsanların belirsizlik içinde nasıl yaşadığı, zamanı nasıl doldurduğu, birbirlerine neden ihtiyaç duydukları, umutla alışkanlık arasındaki sınır ve insanın hayatına anlam verebilmek için nelere tutunduğu da oyunun içindedir.
Vladimir ve Estragon’un birlikte olmaları bu yüzden önemlidir. Birbirlerinden sıkılırlar, birbirlerini kızdırırlar, zaman zaman ayrılmaktan söz ederler. Yine de ayrılmazlar. Beklerken konuşacak birinin olması, tek başına beklemekten farklıdır. Bir anlamda Godot’yu beklerken birbirlerini de hayatta tutarlar.
Oyunun farklı hayatların içinde bambaşka anlamlar kazanabilmesi de kalıcılığının nedenlerinden biridir. 1957’de San Quentin Cezaevi’nde yaklaşık 1.400 mahkûma oynandığında son derece güçlü bir karşılık buldu. Mahkûmlar için beklemek soyut bir felsefi mesele değildi. Zamanın geçmesini, bir haber gelmesini, bir tarihin yaklaşmasını ve gündelik hayatın aynı biçimde yeniden başlamasını çok iyi biliyorlardı.
Peki Godot kim?
Oyunun en meşhur sorusu bu. Tanrı mı? Ölüm mü? Kurtuluş mu? Gelecek mi? Beckett bu yorumların hiçbirini kesin bir cevaba dönüştürmedi. Kendisine Godot’nun kim olduğu sorulduğunda, bilseydi bunu oyunda söylemiş olacağını ifade etti. Bu yüzden Godot’yu çözülmesi gereken gizli bir sembol gibi görmek oyunu biraz daraltıyor.
Godot’nun kim olduğunu bilmememiz tesadüf değil. Biz Vladimir ve Estragon’dan daha fazla bilmiyoruz. Onlar gibi biz de birinin geleceğini duyuyor, onun önemli olduğunu anlıyor fakat gerçekten gelip gelmeyeceğini bilmiyoruz. Oyun tam burada seyirciye yaklaşmaya başlıyor.
Bunların hiçbiri kendi başına yanlış değildir. Bazı şeyleri beklemek gerekir. Her bekleyiş korkaklık ya da erteleme değildir. Bazen beklemek sabırdır, bazen yasın bir parçasıdır, bazen başka türlü müdahale edemeyeceğimiz bir durumun içinde kalabilmektir.
Ama bekleyişin başka bir tarafı da vardır. Bir şeyi beklediğimiz sürece karar vermek zorunda kalmayabiliriz. Vladimir ve Estragon birçok kez gitmek ister. Hatta gitmeye karar verirler. Fakat gitmezler. Çünkü Godot gelebilir.
Belki oyunun asıl huzursuz edici tarafı da budur: Godot’nun gelmemesi değil, hayatın onun gelme ihtimaline göre kurulması. İnsan bazen bir ilişkinin düzelmesini, birinin değişmesini, şartların uygunlaşmasını veya kendisinin başka biri olmasını o kadar uzun süre bekleyebilir ki beklemek başlı başına bir yaşam biçimine dönüşebilir.
Neden tiyatro tarihinde bu kadar önemli?
Beckett bize ne yapmamız gerektiğini söylemez. “Beklemeyin” demez; “umut etmek anlamsızdır” da demez. Seyircinin yerine sonucu belirlemez. Bizi Vladimir ve Estragon’la aynı yerde bırakır: yeterince bilgiye sahip değiliz ama yine de hayat hakkında bir karar vermek zorundayız.
Tiyatro açısından oyunun önemi de burada ortaya çıkar. Beckett, büyük olaylar, ayrıntılı dekorlar ve klasik dramatik gelişmeler olmadan da tiyatronun son derece güçlü olabileceğini gösterdi. Daha sonra “Absürt Tiyatro” başlığı altında anılacak anlayışın en önemli dönüm noktalarından biri hâline geldi.
Bir yol.
Bir ağaç.
Birkaç insan.
Ve gelmeyen biri.
Bunlar yetti. Çünkü oyun ilerledikçe seyircinin dikkati artık Godot’ya değil, bekleyenlere yöneliyor.