Anne-Kız İlişkisinde Yakınlık Neden Bu Kadar Zorlaşabilir?
Kaygılı ve duygusal olarak yetersiz bakım veren annelerle büyüyen kızlarda bağlanma, ayrışma ve özdeşleşme üzerine.
Anne-kız ilişkisini yalnızca “anne sevgisi” üzerinden düşünmek çoğu zaman yetersiz kalır. Bir anne çocuğunu sevebilir ve yine de onun ruhsal gelişimi açısından ihtiyaç duyduğu türden bir ilişkiyi kurmakta zorlanabilir. Özellikle yüksek kaygılı annelerde sevgi; aşırı koruma, kontrol, sürekli tehlike beklentisi veya kızının duygusal alanına fazla girme biçimini alabilir. Başka annelerde ise kaygı geri çekilmeye, tahammülsüzlüğe veya çocuğun duygularına yeterince yer açamamaya dönüşebilir.
Bu nedenle klinik açıdan önemli olan yalnızca “Anne seviyor muydu?” sorusu değildir. Daha belirleyici sorular şunlardır: Çocuğun korkusuna nasıl karşılık veriliyordu? Ayrışmasına izin veriliyor muydu? Annenin kendi kaygısını kızının üzerine yerleştirmeden onun bağımsız deneyimine dayanabilmesi mümkün müydü? Kız çocuğu ihtiyaç gösterdiğinde bakım mı alıyordu, yoksa annenin kaygısını da düzenlemek zorunda mı kalıyordu?
Bu alanı anlamak için en güçlü düşünsel hatlardan biri John Bowlby ve Mary Ainsworth’ün bağlanma çalışmalarından başlayıp Donald Winnicott, Nancy Chodorow, Jessica Benjamin ve Peter Fonagy’nin çalışmalarına kadar uzanır. Hepsi aynı sorunun farklı tarafına bakar: Bir kız çocuğu, kendisine bağlanabileceği ama aynı zamanda kendisinden ayrılabileceği bir anne bulamadığında ne olur?
Bowlby ve Ainsworth: Yakınlık güvenli bir üs olabilmelidir
John Bowlby’nin bağlanma kuramındaki temel fikir, çocuğun bakım verenine bağlanmasının patolojik bir bağımlılık olmadığıdır. Bağlanma sistemi tehlike, korku ve belirsizlik karşısında etkinleşen gelişimsel bir güvenlik sistemidir. Mary Ainsworth bu kuramı gözlemsel olarak geliştirerek güvenli üs kavramını merkezileştirdi: çocuk bakım verenin erişilebilir olduğuna yeterince güvenebildiğinde dünyayı keşfetmeye daha rahat çıkar.
Buradaki ilke ilk bakışta çelişkili görünür. Güvenli bağlanmanın amacı çocuğu anneye daha fazla bağlamak değil, ayrılabilmesini mümkün kılmaktır.
Ainsworth’ün maternal sensitivity kavramı, annenin çocuğun sinyallerini fark etmesi, doğru yorumlaması ve uygun biçimde karşılık verebilmesiyle ilgilidir. Güncel büyük meta-analizlerde ebeveyn duyarlılığı ile güvenli bağlanma arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Ancak etkiler hiçbir zaman tek belirleyici değildir; çocuk mizacı, diğer bakım verenler ve sosyal bağlam da önem taşır.
Kaygılı annelikte güçlük, annenin dış dünyayı sürekli tehdit olarak yaşamasıyla kızının bağımsızlığını da risk gibi görmeye başlamasında ortaya çıkabilir. Anne kaygısı ile aşırı koruyuculuk arasındaki sistematik derlemeler küçük-orta düzeyde ilişkiler bildirir; bu, “kaygılı anne kaygılı kız yaratır” gibi deterministik bir formül değildir. Daha doğru soru, annenin kaygısının ilişki içinde nasıl yönetildiğidir.
Gordon Parker: Sevginin yerine kontrol geçtiğinde
Psikiyatrist Gordon Parker’ın affectionless control kavramı bu alanda özellikle açıklayıcıdır. Parker ebeveynliği bakım ile aşırı koruma/kontrol boyutlarında ele aldı. Düşük bakım ve yüksek kontrolün birlikte görülmesini en sorunlu örüntülerden biri olarak tarif etti.
Burada anne çocuğun hayatıyla çok ilgili olabilir fakat çocuğun iç dünyasıyla yeterince ilgili olmayabilir. Ne yaptığı yakından takip edilir; ne hissettiği daha az merak edilir. Risklerden korunur ama özerkliği desteklenmez.
Anne-kız ilişkisi açısından bu durum önemli bir karışım yaratır: sevilmek ile kontrol edilmek, korunmak ile yetersiz görülmek, yakın olmak ile kendinden vazgeçmek birbirine karışabilir. Yetişkin ilişkilerde yakınlık hem arzulanan hem de boğucu bir deneyim haline gelebilir.
Winnicott: Anne çocuğun dünyasını işgal etmeden onu taşıyabilir mi?
Donald Winnicott’un holding environment kavramı, çocuğun ruhsal ve bedensel varlığını taşıyan kolaylaştırıcı çevreyi tarif eder. Benlik duygusu yalnızca çocuğun içinden gelişmez; yeterince güvenilir bir bakım ortamı, çocuğun zamanla kendisini daha bütün ve gerçek hissetmesine yardımcı olur.
Winnicott’un “yeterince iyi anne” kavramı kusursuz anneyi anlatmaz. Başlangıçta yüksek uyum gösteren bakım veren, çocuk geliştikçe küçük hayal kırıklıklarına ve ayrışmaya izin verir. Çocuk dış dünyanın kendi arzularının uzantısı olmadığını öğrenir.
Kaygılı annelikte sorun bazen annenin kızının yaşayabileceği hayal kırıklığına, risk almaya veya başarısızlığa tahammül edememesinde ortaya çıkar. Çocuğun ne hissedeceğini, ne istemesi gerektiğini veya neye hazır olduğunu onun adına belirlemek de müdahaleciliğin bir biçimidir.
Winnicott’un spontaneous gesture ve false self kavramları burada önem kazanır. Çocuğun kendiliğinden hareketleri ancak ebeveyne uyum sağladığı ölçüde kabul ediliyorsa, kişi ileride başkalarını çok iyi okuyup kendi isteklerini belirlemekte zorlanabilir. Bu, deneysel bir mekanizma değil; psikanalitik bir modeldir.
Nancy Chodorow: Anne-kız ilişkisinde ayrışma
Nancy Chodorow’un The Reproduction of Mothering adlı çalışması anne-kız ilişkisi, kadın kimliği ve anneliğin kuşaklararası aktarımı üzerine etkili bir psikanalitik-feminist model geliştirdi. Chodorow’a göre çocuk bakımının büyük ölçüde kadınlar tarafından yürütüldüğü toplumlarda kız çocuğu anneyle hem bağlanma hem özdeşleşme ilişkisi kurar; ayrışma bu nedenle erkek çocuklardan farklı örgütlenebilir.
Bu kuramı evrensel biyolojik gerçek olarak almak doğru değildir. Chodorow’un modeli belirli toplumsal bakım düzenleri içinde gelişmiştir. Yine de klinik olarak önemli bir fikir sunar: ayrışma bağlantısızlık değildir; başkalarıyla bağlı kalırken ayrı olabilme kapasitesidir.
Kaygılı bir anneyle büyüyen kız açısından ayrışma yalnızca büyümek değil, annenin dengesini bozmak gibi hissedilebilir. Böylece özerklik suçluluğa bağlanır. Yetişkinlikte “hayır” demenin veya kendi hayatına yönelmenin orantısız suçluluk yaratması bu ilişkisel zeminde düşünülebilir.
Jessica Benjamin: Yakınlık, karşıdakinin ayrı bir özne olmasına dayanabilmektir
Jessica Benjamin, Chodorow’un açtığı hattı tanınma kavramıyla ileri taşır. Temel soru yalnızca çocuğun anneden nasıl ayrıldığı değil, anne ile çocuğun birbirlerini iki ayrı özne olarak tanıyıp tanıyamadığıdır.
İlişkide iki kişiden biri sürekli özne, diğeri onun ihtiyaçlarını karşılayan nesne haline geldiğinde karşılıklılık kurulamaz. Sağlıklı yakınlık, bir insanın diğerini kendi uzantısı olarak kullanması değildir. Kişi kendi arzusunu korurken karşısındakinin de ayrı bir merkez olduğunu kabul edebilmelidir.
Kaygılı anne-kız ilişkisinde bu karşılıklı tanınma bozulabilir. Anne kızının ayrılığını kendi reddedilişi gibi yaşayabilir; kız da annenin üzülmesini kendi bağımsızlığının bedeli olarak algılayabilir. Bu durumda ilişkiyi sürdürmek için karşı tarafın duygusal dengesini gözetmek temel görev haline gelir.
Fonagy: Kızını ayrı bir zihin olarak görebilmek
Peter Fonagy ve Mary Target’ın mentalizasyon kuramı, davranışların arkasındaki duygu, düşünce ve niyetleri düşünebilme kapasitesini merkeze alır. Çocuk kendi zihnini, bir başka zihinde temsil edilmiş olarak deneyimledikçe iç dünyasını daha iyi tanımaya başlar.
Kaygılı bir bakım veren stres altında mentalizasyonunu kaybedebilir. Kızının sessizliğini “Benden uzaklaşıyor”, bağımsızlığını “Beni artık istemiyor”, risk almasını “Başına kötü bir şey gelecek” diye okuyabilir. Çocuğun davranışı çocuğun zihninden çok annenin kaygısı üzerinden anlamlandırılır.
Bu durumda kızın kendi deneyimine güvenmesi zorlaşabilir. Yetişkinlikte önce karşıdakinin yüzünü okuyup kendi duygusuna sonra dönmek, birinin kızgınlığını otomatik olarak kendi hatasının kanıtı saymak bu zeminle ilişkili olabilir.
Yakınlık neden iki zıt istek yaratabilir?
Bütün bu kuramlar birlikte düşünüldüğünde aynı çatışma belirginleşir: kişi yakınlık ister çünkü bağlanma güvenlik sağlar; aynı yakınlıktan korkar çünkü yakınlık kontrol, yutulma, başkasının duygusundan sorumlu olma veya terk edilme anlamları taşır.
Bowlby bunu içsel çalışma modelleri; Ainsworth bakım verenin erişilebilirliği; Winnicott spontan benliğin korunması; Chodorow bağlılık ve ayrışma; Benjamin karşılıklı tanınma; Fonagy ise iki zihni birden düşünebilme üzerinden ele alır.
Bu teoriler aynı değildir. Kesiştikleri yerde ise önemli bir fikir vardır: sağlıklı yakınlık ne bağımlılığın ortadan kalkmasıdır ne de iki insanın birbirine karışmasıdır. Bağlılık ile ayrılığın birlikte taşınabilmesidir.
Terapide ne değişebilir?
Terapinin amacı anneye tanı koymak ya da zorunlu biçimde affetmek değildir. Daha temel çalışma, kişinin ilişki içinde otomatik hale gelmiş eşleşmeleri ayırabilmesidir: yakınlık kontrol demek zorunda değildir; ayrışmak terk etmek değildir; birinin üzülmesi sizin yanlış yaptığınız anlamına gelmez; sınır koymak sevgisizlik değildir.
Bağlanma örüntüleri yalnızca düşünce halinde değil, ilişki sırasında otomatik beklentiler biçiminde çalışır. Bu nedenle terapi ilişkisinin kendisi de çalışma alanı olur: danışan terapiste ihtiyaç duyduğunda, itiraz ettiğinde, öfkelendiğinde veya hayal kırıklığı yaşadığında ilişki devam edebiliyor mu?
Kaynaklar
John Bowlby ve Mary Ainsworth’ün bağlanma çalışmaları; Gordon Parker’ın parental bonding ve affectionless control araştırmaları; Donald Winnicott’un holding, spontaneous gesture ve false self metinleri; Nancy Chodorow, The Reproduction of Mothering; Jessica Benjamin’in tanınma kuramı; Peter Fonagy ve Mary Target’ın mentalizasyon çalışmaları; ebeveyn duyarlılığı, anne kaygısı ve yetişkin bağlanması üzerine güncel meta-analizler.
Özet
Anne-kız ilişkisinde temel gelişim görevi yakınlık ile ayrılığı birbirinin düşmanı olmaktan çıkarmaktır. Birine bağlı kalırken ayrı bir özne olarak var olabilmek, yetişkin yakınlığının önemli koşullarından biridir.
Bu yazı klinik değerlendirmenin yerine geçmez. Yoğun zorlanma sürdüğünde ilk görüşme için iletişime geçmek önerilir; akut kriz durumlarında 112 ya da yakın bir sağlık kuruluşuna başvurmak uygundur.
